Üstün Zekalılar
Belki birçoğumuz kendi çocukluk yıllarında mahalle ya da okul arkadaşlığı çevresinde, üstelik sanıldığından fazla sayıda böyle çocuklar tanımışızdır. Ben şahsen bütün okul hayatım boyunca, dört-beş haneli rakamları kafadan çarpıp bölebilen, daha ilkokul çağlarında bir takım deneylere kafa yoran, yılın hangi aynın kaçıncı gününün, haftanın hangi gününe tekabül ettiğini bilecek şekilde takvim ezberleyebilen ve öğretmenler tarafından ön sıralara oturtularak özel muamele gören üç arkadaş tanıdım. Farklı zaman ve sınıflarda tanıdığım bu çocukları, yukardaki zekâ tanımına uyan özellikleri nedeniyle, öteki çalışkan çocuklardan ayırıyorum. (Yine çoğumuzun bildiği gibi, çalışkanlar da ön sıralarda oturur, aileden ve kendilerinden kaynaklanan hırslarını, belli bir disiplin ve istikrarlı çalışmayla “başarıya” dönüştürürlerdi.)
Öte yandan, aralarında benim de olduğum ve geneli oluşturan haylaz çocuklar, sene boyunca en arkalarda, özellike kalorifer yanı ve cam kenarı sıraları kapmak için didişir dururduk. Gri, hatta boz-puslu bir atmosferin hakim olduğu kış günlerinde, nedense bazılarına Haydarpaşa Lisesi’nin pencerelerinden Marmara’nın enginlerine bakarak saatler boyu hayal kurmak, ön sıralarda cereyan eden zekâ oyunlarına katılmaktan daha çekici gelirdi. Sonuçta bütün sene boyunca hayâl kuranlar sınıfta kalır, ancak hayallerini erteleyenler ise başarılı olurlardı.
Sürekli sınıfta kalanlar ve sürekli geçenler arasındaki uçurum açıldıkça zekâlarının psişik baskısı nedeniyle zaten pek de sosyal olmayan bu arkadaşların izlerini kaybettik. Ancak süper zekâlarıyla dikkat çektikleri için, isim ve soyadları aklımda kalan bu arkadaşları yıllar sonra internet üzerinden araştırdım. Takvim ezberleyebilen arkadaş işletmeci, deneyler yapan arkadaş tıp doktoru ve kafadan beş haneli rakamları çarpan arkadaş ise uçak mühendisi olmuşlar, halen Türkiye’nin konularında en önde gelen kurumlarında çok başarılı birer “uzman” ve yönetici olarak çalışıyor ve iyi para kazanıyorlar. Güzel… Fakat öteki normal zekalı inek/çalışkan arkadaşlardan da böylesine başarılı uzmanlar, yöneticiler gırla… Üstüne titrenen ve seyrek rastlanan “üstün zekâ” hayat içerisinde “inek” arkadaşlarımızdan çok fazla öteye gidememiş görünüyor: Seçkin bir meslek, yüksek bir kariyer ve iyi para… bu mudur? Bence burada zekânın nitelenmesine ilişkin temel bir yanılgı var. Yoksa, ülkenin koşulları bu zekâları yeterince değerlendirmiyor şeklindeki yanıt, işin kolayına kaçmak gibi geliyor. Çünkü, ülke en iyi meslekleri, en seçkin kurumlarını bu arkadaşlara sunmuş daha ne olsun.
Aynı bağlamda ilginç olan başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum: internet üzerinden eski arkadaşları araştırırken, öğrencilik yıllarını hayal kurmakla geçiren vasat zekâlı ve haylaz arkadaşlardan bazılarının, bugün, bu süper zekâ arkadaşların hayal bile edemeyecekleri birer tasarımcı, kuramcı konumunda olduklarını gördüm. Sabahlara kadar ucuz şarap içip, birlikte şiir okuduğumuz normal zekâ bir arkadaş, bugün merkezi Paris’te olan dünya enerji ajansının genel sekreteri olmuş. Hayal kurmanın da ötesinde bizzat siyasi eylemi nedeniyle sekiz sene hapis yattıktan sonra, hukuk bitiren ve bugün memleketin en önemli ceza hukukçularından olan bir başka arkadaşımız var. Yine arka sıralarda hayal kurarak vakit geçiren bir başka “vasat zekâ“ arkadaş, bugün Hasip Pasa Yalısı, Zübeyde Hanım Evi, Türk Tarih Kurumu Basımevi gibi, yüksek sanat değeri taşıyan mimari yapılara imza atıyor.
Örnekler daha da çok, ama başa dönerek şunu anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Bir modern toplum “bilimi” olarak psikolojinin ve psikolojideki bazı moda eğilimlerin, bize önerdiği tanım ve kavramlara, mesafeli ve sorgulayıcı yaklaşmak gerekiyor. Eğer “üstün zekâ”, sadece empirik olgular (fac/factum) arasındaki bağıntıları gören ve bu bağıntıları başkalarından daha hızlı kavrayarak yine bir takım empirik sonuçlara ulaşan bir zekâ ise, bir zekadır, ama üstün bir zeka değildir.
(Ayrıca bu konudaki ölçme ve değerlendirmelerin son derece göreceli olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Örneğin orta Avrupa’lı çocukların zekâlarını öçmek için uygulanan HAWIK (Hamburg-Wechsler-Intelligenztest) testini, Yozgat’tan göçmen olarak Avrupa’ya gitmiş bir ailenin çocuğuna uyguladığınızda, yozgatlı çocuğun geri zekâlı olmasa bile, düşük zekâlı çıkması kaçınılmazdır. Ve göçmen çocuklar Almanya, Avusturya gibi ülkelerde eğitim kategorilerine yönlendirilirken ne yazık ki, bu standart hâlâ kasıtlı olarak uygulanmaktadır.)
Öyleyse en başta, “zekâ”ya üstünlük atfetmek modern toplumun temel yanılgılarından birisini oluşturuyor. Zekâ farklılığını, bir üst-alt hiyerarşisi içinde değerlendirmek yerine, zekânın işlevsel niteliğinden yola çıkarak tanımlamak, gerek zekânın sahibi, gerekse uygulama ahlâkı açısından da daha doğru olur.
Kabaca ayırırsak: Yukarda, üstün zekâ olarak tanımlanan, yaşından büyük laflar eden, rakamları bölüp çarpan, çabucak okuyan, empirik olgular arasındaki ilgileri konu edinen “büyümüş de küçülmüş” çocuk modeli, “formel bir zeka”dır. Beri yanda empirik olgu ve ilgileri fazla dikkate almayan, dolayısıya bu alanda herhangi bir “cambazlık” sergilemediği için vasat sayılan bir çocuğun, çocukluk durumunu aşar aşmaz, empirik olguları da soyutlama yoluyla aştığını ve genellemeler, kavramlar aracılığıyla kuramsal düşünmeye başladığını kolay kolay sezemeyiz. Çünkü kuramsal ve kavramsal düşünce, “zeka kübü”nün renklerini bir araya getirmek türünden, hemen ve anında empirik olarak gösterilebilir ve görülebilir “akrobatik” sonuçlara yol açmaz. Bizim tarafımızdan görülebilir cambazlıklara yol açmadığı için, çoğunlukla vasat olarak değerendirilen bu tür bir zekâya “soyutlayıcı veya kavramsal zekâ” diyebiliriz.
Tek tek olguların eş ve benzer nitelikerinden yola çıkarak, genel ilke ve kuramlara ulaşan bu zekâ’yı birim zaman içinde, kronometre ve test sorularıyla ölçmeye çalışmak anlamsızdır. Üstelik bu zekâ, anlamaya, anlamlandırmaya ve açıklamaya çalıştığı kavramlar üzerinde; kavramın soyutluğu ölçüsünde alabildiğine yavaş işleyebilir, dolayısıya üstün veya vasat gibi hiyararşik bir konuma da sığmaz. Daha ilginci bu tür zekâya sahip çocuklardan “can sıkıntısı” yakınmasını fazla duymazsınız. Tek bir ağaç dalını iki bacağının arasına alıp, onu bozkırlarda koşan bir at gibi tasarlayarak, kendi kendine binbir macera yaşayabilir; tek bir masalı on farklı versiyonuyla arkadaşlarına anlatabilir, her defasında aynı masala yaptıkları katkıdan büyük haz alırlar, en kısıtlı imkânlar içinde bile, yakınmaksızın kendi kendisine yeterli olabilen çocuklardır bunlar. Ve dışardan bakınca, sıradan, vasat, belki biraz da palavracı görünürler. Ancak bu zekâ, “üstün zekâ”da pek bulunmayan, ilişki sürdürebilme, uyum, geçinme, akranlarının ilgisini çekme gibi sosyal ve moral yeteneklere de sahiptir. Yaş ilerledikçe moral yetenek tarafından disipline edilen “soyutlayıcı zekâ” kuşkusuz giderek “akla” dönüşecektir. (Burada bir parantez açarak zekâ’nın, ahlâk ve değer sistemleri tarafından disipline edilmediği sürece “akıl” olamayacağını da kısaca vurgulamak gerekiyor.)
Bu türlü zekâ, bir F 16’nın montajını ve “teknolojisini” değil, onun uçma ilkelerini, dahası “amaç ve gereksinim” teorisini tasarlayan zekâdır ve o mutlaka soyutlama gereği duyar, çünkü tasarım yapmak, soyutlama yapmaktır. Öte yandan “Soyutlayıcı zekâ”yı çokca yapıldığı gibi EQ ile de karıştırmamak gerekiyor. (Hoş, EQ yani emotional intelligence de tartışmalı bir tanım, doğrusu intuitonal intelligence olmalıdır, bunu da bir başka zaman tartışacağız.)
kaynak: kariyeryolculugu.com
Konuyla İlgili Etiketler: Aşırı Zeka, Aşırı Zeki, Üstün Zeka, Zeka, Zekalı, Zeki